İçeriğe atla

Çözüm gazeteciliği

Türkiye’de musluktan su içmek hayal değil 

· 10 dakikalık okuma

Türkiye genelinde musluktan doğrudan su içme alışkanlığı, yerini büyük oranda ambalajlı veya filtre edilmiş sulara bırakırken; bu durum hanelerin su faturası ve mutfak giderlerinde devasa bir ekonomik uçuruma yol açıyor. 

Güncel piyasa verilerine göre, evde musluktan içilecek standart bir bardak (200 ml) suyun maliyeti 1 kuruşun bile altındayken (yaklaşık 0,008 TL), aynı miktar su ev tipi filtreleme sistemlerinde 5 kuruşa çıkıyor. Ortalama bir 19 litrelik damacana suyun fiyatı markasına göre 110 TL ile 140 TL arasında değişiyor. Litre fiyatı 6,5 lira olan damacana suyunun tek bir bardağı (200 ml) hane halkına maliyeti yaklaşık 1,30 TL’yi buluyor.

Günde ortalama 2 litre (10 bardak) su tüketen 4 kişilik bir ailenin yıllık içme suyu ihtiyacı yaklaşık 3 bin litreyi buluyor. Bu ihtiyacın plastik damacanalarla karşılanması durumunda ailenin yıllık bütçesinden yaklaşık 20 bin TL çıkarken, ev tipi aktif karbon filtreleme sistemleri kullanıldığında bu maliyet yıllık filtre değişimleri dahil 800 TL seviyelerine geriliyor. Altyapısı ve bina içi tesisatı güvenli olan konutlarda doğrudan musluk suyunun tercih edilmesi durumunda ise yıllık içme suyu bedeli faturaya sadece 130 TL civarında yansıyor.

4 kişilik bir ailenin yıllık su bütçesinde damacana ile musluk suyu arasında 20 bin TL’yi aşan bu farka rağmen vatandaşlar musluk suyunun tadının kötü olduğunu, koktuğunu ve güvenli bulmadıklarını söylüyor. 

Şebekedeki yüksek kayıp-kaçak oranı su kalitesini düşürüyor

Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız, kaynağından temiz ve kokusuz çıkan suyun evlere ulaşana kadar kalitesinin düşmesini altyapı sorunlarına bağlıyor. 

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine dikkat çeken Yıldız, “Türkiye genelinde belediye şebekelerindeki su kayıp-kaçak oranı ortalama yüzde 33,5 seviyesinde. Ekonomik ömrünü tamamlamış, korozyona uğramış ve çatlamış borular nedeniyle arıtılmış içme suyunun üçte biri yeraltına sızıyor. Şebekede basınç düştüğü anlarda bu çatlaklardan içeriye yeraltı suları, çamur ve kirleticiler emilebiliyor; sık yaşanan arıza ve tamiratlar da boru içine dışarıdan tortu girmesine yol açıyor” dedi.

Belediye şebekesi yenilense bile suyun ev içinde uğradığı deformasyona dikkat çeken Yıldız, sorunun en büyük kaynağının apartman içi tesisatlar olduğunu söyledi. Yıldız, Türkiye’nin suyu kaynağında koruma politikasına bir an önce geçmesi gerektiğini savunarak musluktan direkt su içilebilen Finlandiya, Almanya gibi ülkelerde su kaynaklarının yerinde korunduğuna dikkat çekerek bu ülkelerdeki modellerin Türkiye için de uygulanabileceğine işaret etti.

Yaşlı yapı stoku ve bakımsız depolar tehdit saçıyor

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile TÜİK verilerine dayanan yapı stoku incelemeleri, Türkiye’deki toplam binaların yaklaşık yüzde 45’inin 2000 yılı öncesinde inşa edildiğini gösteriyor. Türkiye genelinde evsel tesisatların yüzde 40’ından fazlası ekonomik ömrünü tamamlamış, paslanma ve tortu üretmeye müsait eski tip galvaniz veya demir borulardan oluşurken, eski binalarda bu oran yüzde 60’ların üzerine çıkıyor.

Milyonlarca hanede 25-30 yılını doldurmuş bu eski borulardan geçen su, metalik bir tat ve pas rengi alıyor. Tesis çıkışında sıfır olmasına rağmen, eski yapıların bağlantılarında veya armatürlerinde kullanılan kurşun lehimler nedeniyle gece boyu boruda bekleyen suya kurşun karışabiliyor. Tadı ve kokusu olmayan kurşun, nörotoksik bir ağır metal olarak sağlığı tehdit ediyor.

Binaların bodrumlarında bulunan; kapağı açık, yalıtımsız, dış etkenlere karşı korumasız ve düzenli dezenfekte edilmeyen su depoları ise biyolojik risk oluşturabiliyor. Şebekeden temiz gelen su, bu bakımsız depolarda saatlerce beklediğinde yosunlaşıyor ve mikrop üreterek mide-bağırsak enfeksiyonlarına zemin hazırlıyor. Özellikle yaz aylarında barajlardaki doğal organik maddelerin dezenfeksiyon kloru ile reaksiyona girmesi sonucu oluşan klor yan ürünleri (THM) de yasal sınır olan 100 µg/L’ye yaklaşabiliyor.

Finlandiya, Almanya ve ABD musluktan su içmeyi nasıl çözdü?

Türkiye; İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkeleriyle hem coğrafi su karakteri hem de tüketici refleksleri açısından birebir aynı kaderi paylaşıyor. Akdeniz havzasındaki sular, kireçtaşından ötürü yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içeriyor. Tıpkı İstanbul suyunda olduğu gibi damakta daha “ağır” ve mineral bazlı bir tat bırakan bu sert sular, mikrobiyolojik açıdan tamamen güvenli olmalarına rağmen direkt kullanılması tercih edilmiyor. Buna karşın Almanya, Hollanda, Avusturya, Finlandiya ve İsviçre gibi Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerinde musluk suyu, halkın en güvendiği birinci içme suyu kaynağı konumunda. 

Bu başarının arkasında iki temel unsur yatıyor: Kaynakların korunması ve yasal sorumluluk zinciri.

Finlandiya ve Hollanda gibi ülkelerde göl ve yeraltı su kaynaklarının etrafında sanayi ve yerleşim faaliyetleri yasal olarak tamamen yasaklandığı için su, kaynaktan zaten mikropsuz çıkıyor. Altyapı hatları modern, korozyonsuz ve kısa tutulduğu için suya yolculuğu boyunca mikrop bulaşma riski bulunmuyor; böylece şebekeye neredeyse hiç klor katılmıyor. Klor kokusu taşımayan bu sular, doğal kaynak suyu tadında musluktan akıyor.

UNICEF ve UNESCO raporlarında dünyadaki en temiz ve kaliteli içme suyuna sahip ülke olarak tescillenen Finlandiya’da su, ana şebekeden binalara girdiğinde doğrudan içilebilir niteliğe sahip. Bunun temel sebebi, 1980’lerden bu yana göl ve yeraltı su kaynaklarının etrafında sanayi ve yerleşim faaliyetlerinin yasal olarak tamamen yasaklanması. Şebeke hatları modern ve kısa tutulduğu için suya mikrop bulaşma riski neredeyse sıfırdır; bu sayede şebekede klor neredeyse hiç kullanılmıyor.

Almanya ise musluk suyunun kalitesini korumak için sorumluluğu sadece belediyelere bırakmamıştır. 2001 yılında yürürlüğe giren ve 2003’te zorunlu kılınan Alman İçme Suyu Yönetmeliği (TrinkwV), “uyumluluk noktası” kavramını getirmiştir. Bu yasaya göre, mülk sahipleri ve bina yöneticileri, suyun daire içindeki musluktan akış kalitesinden yasal olarak sorumlu tutuluyor. Aralık 1999’da yürürlüğe giren VDI 6023 standardı uyarınca, binalardaki tüm musluklardan akan suyun en geç 72 saatte bir tamamen tazelenmesi teknik bir zorunluluk. Okul, hastane ve otel gibi alanlarda ise kamu sağlığı ofisleri düzenli olarak “legionella” gibi bakteriyel risklere karşı binalarda spot denetimler ve ağır cezai yaptırımlar uyguluyor.

ABD’de şebeke suları, ilk olarak 1974 yılında kongre tarafından kabul edilen ve 1986 ile 1996 yıllarında ağırlaştırılan Güvenli İçme Suyu Yasası (SDWA) ile korunuyor. Federal Çevre Koruma Ajansı (EPA), su kaynaklarında bulunabilecek her türlü kirletici madde için “Yasal Olarak Zorunlu Maksimum Kirletici Seviyesi (MCL)” belirler. Yasaya uyulmaması durumunda eyalet ve belediye yönetimlerine ağır finansal yaptırımlar uygulanıyor.

Sert su ‘kötü su’ demek değildir

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şube Sekreteri Ahmet Burak Coşkun, Helsinki ve İstanbul’daki su kalitesini karşılaştırarak coğrafi ve demografik farklılıklara dikkat çekti:

“Helsinki nüfusu 1,6 milyon, İstanbul nüfusu 16 milyon. İstanbul’un toplam yüzölçümü ise Helsinki yüzölçümünün 25 katıdır. Helsinki, çok temiz göl ve yeraltı sularını kullanır; şebekesi kısa ve moderndir. Helsinki’nin şebeke suyundaki klor oranı 0 – 0.05 mg/L değerinde ki bu neredeyse yok denecek bir miktar. İstanbul ise milyonlarca nüfusa su taşıyan, çok daha karmaşık, uzun ve yer yer yaşlı bir altyapıya sahip. Suyu barajdan alıp 30 kilometre ötedeki bir apartmana yolladığınızda, o suyun borularda geçirdiği süre boyunca bakteri üretmemesi gerekir. İstanbul’daki klor oranı bu yüzden 0.2 – 0.5 mg/L şeklindedir.”

Helsinki suyunun 2.7-4.5 °dH oranıyla dünyadaki en yumuşak sulardan biri olduğunu belirten Coşkun, “İstanbul suyu ise çözünmüş mineral yani kalsiyum ve magnezyum açısından daha zengindir. İstanbullu bu suyu içtiğinde damakta daha ‘ağır’ bir his bırakır. Oysa sağlık açısından kalsiyum ve magnezyum içeren orta sertlikteki sular, kalp-damar sağlığı için çok daha faydalıdır. Sert su ‘kötü su’ demek değildir” dedi.

“Klor kokusu kir değil, hastalıklara karşı güvenlik zırhı”

Vatandaşların musluk suyundaki klor kokusu nedeniyle suyu “kimyasal” veya “kirli” algıladığını belirten uzmanlar, bu durumun bir kirlilik unsuru olmadığını vurguluyor. Dursun Yıldız, “Suyu yolculuğu boyunca mikroplardan korumak için şebekeye ‘bakiye klor’ bırakılması yasal bir zorunluluk. Klor kokusu suyun güvenli seyahat ettiğini gösterir ancak halk arasında kötü imaj yaratıyor” derken; Ahmet Burak Coşkun da bu durumu kolera ve tifo gibi suyla bulaşan hastalıklara karşı bir “güvenlik zırhı” olarak tanımlıyor.

Suda bulunan sülfat ve klorürün yasal limitlerin altında olmasına rağmen suya hafif tuzlumsu bir tat verdiğini aktaran Coşkun, arıtma tesisinden çıkarken düşük seviyede olan demir oranının ise eski demir borulardan geçerken suya karışarak metalik bir tat oluşturduğunu ifade etti.

“Ambalajlı sular da tamamen risksiz değil”

Tüketicilerin sığındığı ambalajlı suların da risklerden tamamen muaf olmadığını dile getiren Ahmet Burak Coşkun, plastik damacanaların nakliye ve depolama esnasında güneş ışığı ile yüksek sıcaklığa maruz kalmasının, kimyasalların ve mikroplastiklerin suya geçişini tetiklediğini vurguladı.

Düzenli olarak doğru kimyasallarla dezenfekte edilmeyen damacana pompaları ve sebillerin, nemli yapıları gereği bakteri üreterek suyu şebeke suyundan daha yüksek mikrobiyolojik kirlilik seviyesine ulaştırabildiğini söyleyen Coşkun, ambalajlı su sektörünün yüksek plastik atık yükü ve nakliye süreçleri nedeniyle büyük bir karbon ayak izine yol açarak su kaynaklarında ticari tahribat yarattığını da sözlerine ekledi.

“Evde üç basit önlemle suyu güvenli hale getirebilirsiniz”

Gelişmiş ülkelerdeki katı yasal altyapı denetimlerinin Türkiye’de apartman içlerine henüz tam olarak entegre edilmediğini söyleyen ÇMO İstanbul Şube Sekreteri Ahmet Burak Coşkun, hane halkının kendi alacağı üç basit önlemle musluk suyunu kaliteli ve güvenli hale getirebileceğini belirterek çözüm önerilerini şöyle sıraladı:

“Apartman su depolarının altı ayda bir profesyonel ekiplerce temizlenmesi ve eskiyen bina içi tesisatların yenilenmesi durumunda musluk suyu doğrudan tüketilebilir kalitededir. Bu adımlar bütçede yüzde 99’a varan bir tasarruf sağlayarak haneleri damacana maliyetinden tamamen kurtarır. Uçucu bir gaz olan klorun kokusundan kurtulmak için şebeke suyunun bir cam sürahiye doldurularak ağzı açık şekilde buzdolabında birkaç saat dinlendirilmesi yeterlidir; böylece klor uçarak su doğal tadına kavuşur.

Suyu tamamen mineralden arındırarak “ölü suya” dönüştüren pahalı ters osmoz sistemleri yerine; sadece kloru, olası pası, tortuyu ve kokuyu tutan basit aktif karbon tezgah altı filtrelerin tercih edilmesi hem ekonomik hem de ekolojik olarak en sağlıklı yöntemdir.”

Benim İçin Özetle
Türkiye'de musluktan su içmenin maliyeti nedir?
4 kişilik bir ailenin damacana suyla yıllık harcaması ne kadarıdır?
Ev tipi filtre sistemleriyle yıllık su maliyeti ne kadarıdır?
Musluk suyu ile damacana suyu arasındaki yıllık fark ne kadardır?
Vatandaşlar musluk suyunu neden tercih etmiyorlar?

Çok okunanlar

  1. İspanya demokratik bir hak olarak yenilenebilir enerji önündeki engelleri nasıl kaldırdı?

  2. Müzede cam duvarlar aşılıyor: Erişilebilir turizm mümkün!

  3. Everest çözdü, Mont Blanc korudu, Ağrı Dağı için çözüm hazır!

  4. Perimenopoza bağlı şikâyetlerin çözümü tek çatı altında

  5. Pestisit krizine Giresunlu çiftçiden yanıt: Aracısız, zehirsiz ve doğrudan üretim

  6. Kuruyan göllerin hikâyesi: Amik’ten Owens’a, Urumiye’den Everglades’e

  7. Atma Dönüştür Atölyesi: Kadın Emeğiyle Hayat Bulan Atıklar

  8. ‘Çocuk Suçları’ tabelası artık yok: İstanbul Barosu’ndan çocuk dostu adalet için somut adım

  9. Tüm sokakları yasaklasalar da buluşuruz: Türkiye’de trans aktivistler ayrımcı yasakların nasıl üstesinden geliyor

  10. Müzelerin sergilemedikleri: Türkiye müzeciliğinde şeffaflık ne durumda?