Dünya genelinde sokaklarda veya barınaklarda yaşam mücadelesi veren evcil hayvanların sayısı her geçen gün artıyor. State of Pet Homelessness Projectverilerine göre, bugün küresel ölçekte her üç evcil hayvandan birinin; yani yaklaşık 346 milyon canlının kalıcı bir yuvası yok. Hayvan refahı sistemlerinin en kurumsal işlediği ülkelerde bile sadece “barınak merkezli” çözümler tıkanmış durumda. Öyle ki, ABD’de her yıl yüz binlerce kedi ve köpek, sırf barınaklardaki kapasite yetersizliği nedeniyle öldürülüyor.
Ancak Türkiye’de kriz, küresel ölçektekinden çok daha sert bir yapısal engelle, bir “görünmezlik duvarıyla” katlanıyor. Batı ülkelerinde insanlar barınakları “depresif bulduğu için” ziyaret etmekten kaçınırken, Türkiye’de gönüllülerin ve vatandaşların barınaklara girmesi yasal ve fiziksel engellerle tamamen engellenmiş durumda. Kapalı kapılar ardında, denetimden uzak kalan hayvanlar için zaman ise en büyük düşman. Best Friends Animal Society tarafından yayımlanan raporlar, bir hayvanın barınak koşullarında kalma süresi uzadıkça enfeksiyon kapma, bağışıklık çöküşü ve kronik davranış bozuklukları geliştirme riskinin ölümcül düzeyde arttığını gösteriyor. Özellikle yuvalandırılması en zor olan “yavru kediler” ve “büyük ırk köpekler” bu kapalı döngüde ilk feda edilenler oluyor.
Best Friends Animal Society – 2025 Raporu verileri, hayvanları kapalı duvarlardan çıkarıp toplumsal alanlara ya da geçici yuvalara (foster) taşıyan programların, geleneksel barınak sistemine kıyasla yuvalandırma oranlarını yüzde 30 artırdığını ve barınakta kalma süresini yüzde 40 kısalttığını kanıtlıyor.
Aynı kurumun Barınak Yönetim Rehberi ve Operasyonel Analizleri ise geçici yuva modellerinin sadece yuvalandırma hızını artırmakla kalmayıp, barınakların tıbbi, işçilik ve operasyonel maliyetlerini hayvan başına yüzde 25 ila yüzde 35 oranında düşürdüğünü ortaya koyuyor. Ayrıca, hayvanların sivil ağlara dağıtılması kurumsal yükü azalttığı için barınak çalışanlarında sıkça görülen “merhamet yorgunluğu” kaynaklı personel sirkülasyonunu yüzde 20 aşağı çekiyor ve geride kalan hayvanların bakım kalitesini artırıyor.
Dünyadan örnek: ASPCA yuvalandırmayı nasıl sokağa taşıdı?
Barınakların şehir merkezlerine uzaklığı ve fiziksel izolasyonu nedeniyle yaşanan bu tıkanıklığa karşı dünyada, çözümü insanların ayağına götüren dinamik kamusal modeller uygulanıyor. Bu alandaki en köklü operasyonlardan birini yürüten ABD merkezli Amerikan Hayvan Hakları Koruma Derneği (ASPCA), içi özel olarak tasarlanmış iklimlendirmeli, steril ve yüksek teknolojili Mobil Yuvalandırma Otobüsleri (Mobile Adoption Units) projesini uyguluyor.
ASPCA’in geliştirdiği bu sistem, sıradan bir nakil aracının ötesinde, tam teşekküllü birer yürüyen yuvalandırma ofisi gibi çalışıyor. Kasvetli barınak imajını yıkmak amacıyla renkli grafiklerle kaplanan bu tır ve otobüsler; hafta sonları New York gibi metropollerin en işlek caddelerine, park girişlerine ve meydanlarına konumlandırılıyor. Aracın içinde bulunan uzman personel, dijital başvuru süreçlerini, mülakatları ve yasal çip kayıtlarını dakikalar içinde tamamlıyor. Hayvanları kapalı hücrelerden çıkarıp steril, klimalı ve cam bölmeli mobil vitrinlerde toplumla buluşturan bu lojistik ağ, barınağa gitme imkanı veya niyeti olmayan binlerce kentliyi doğrudan sürecin bir parçası haline getiriyor.
Yuvalandırma esnasında ise birçok kural bulunuyor. Başvuru sahiplerinin 18 yaş sınırını doldurması, tüm aile üyelerinin adını vermesi, fotoğraflı kimlik ibraz etmesi ve kiracı olmaları durumunda ev sahiplerinden resmi evcil hayvan izin belgesi getirmesi zorunlu tutuluyor. Otobüsün içinde bulunan uzman personel, tabletler üzerinden gerçekleştirdiği dijital mülakatlarla kişinin çalışma saatlerini ve yaşam tarzını inceleyerek adayın caddede gördüğü herhangi bir canlıyı değil, yalnızca onun yaşam standardına uyum sağlayabilecek doğru hayvanı yuvalanmasına izin veriyor.
Pativista’nın Kuğulu modeli: Doğru iletişim, güvenli yuvalandırma
Türkiye’de barınakların çoğunun ziyarete ve gönüllü denetimine kapalı olması, hayvanlarının yuvalandırılmasını zorlaştıran en temel etkenlerden biri. Şehir merkezlerinden uzak, denetimsiz ve temel bakım şartlarını bile karşılayamayan bu alanlar, yuvalandırma odaklı bir merkez olmaktan ziyade hayvanların kaderine terk edildiği yerlere dönüşüyor. Tam da bu nedenle “geçici yuva” modeli hayati bir önem kazanıyor. Hayvanların gönüllü yuvalarda kalması, hem fiziksel hem de psikolojik olarak toparlanmalarını sağlıyor.
Pativista Derneği ve gönüllüleri, her pazar günü Kuğulu Park’ta bir araya gelerek bu soruna pratik bir çözüm sunuyor. Köpekler; burada insanlarla, çocuklarla ve diğer köpeklerle yan yana gelerek sosyalleşiyor. Parkta vakit geçirenler de yuvalanmak istedikleri köpeği doğrudan bu günlük hayatın içinde gözlemleyebiliyor. Pativista ise parktaki sohbetler sırasında başvuranların ev koşullarını ve yaşam tarzlarını anlamaya çalışıyor. Bu sayede, anlık heveslerle yapılabilecek hatalı eşleşmelerin ve sonraki olası terk edilmelerin önüne daha parktayken geçiliyor.
Hayvanları kurtarma mücadelesini ve onları doğru insanlarla buluşturma sürecini Pativista’dan Gülizar ve Cemre ile konuştuk.
“Kuğulu’daki buluşmalara üç köpek ile başladık”
Cemre, Kuğulu’daki buluşmaların pazar buluşmalarının gelişimini ve mantığını şu sözlerle aktarıyor:
“İlk başta üç köpekle yola çıktık, sonrasında daha kalabalık bir grup olarak gitmek istedik. Getirdiğimiz köpeklerin hepsi zaten insanlarla ve birbirleriyle uyumlu. Aralarında heves uğruna alınıp terk edilmiş olanlar da var, besleme bölgelerinden kurtardıklarımız da… Elbette kurtardığımız her hayvan doğrudan yuvalandırabileceğimiz yapıda olmuyor; park ortamına sosyal uyumu olan köpeklerimizi getiriyoruz.”
“Bugüne kadar yüzlerce canın yuvalanmasına vesile olduk”
Gülüzar ise her pazar Kuğulu Park’ta gerçekleştirdikleri buluşmaların fark yarattığına değiniyor.
“İnsanlar sosyal medyada bir fotoğrafa birkaç saniye bakıp geçebiliyor. Ama Kuğulu Park’ta köpekle aynı bankta oturuyor, birlikte yürüyor, göz göze geliyor, karakterini görüyor. Bir ilanın veremeyeceği bağı birkaç dakika içinde kurabiliyorlar. Bizim amacımız sadece yuva bulmak değil, insanların o canları gerçekten tanımasını sağlamak. Bugüne kadar yüzlerce canın yuvalanmasına vesile olduk. Özellikle normal şartlarda görünürlük şansı düşük olan çocuklarımız için bu etkinlikler çok önemli. Çünkü bazen bir insanın kalbine dokunmak için bir fotoğraf değil, birkaç dakikalık temas gerekiyor.”
“Amacımız herhangi bir yuva değil, doğru yuva”
Yuvalandırma konusunda ilkeleri olduğuna değinen Gülüzar, doğru yuvanın önemini vurguluyor ve ekliyor:
“Bir köpeği uzaktan beğenmek başka, onunla vakit geçirmek başka şey. Parkta insanlar köpeğin enerjisini, korkularını, insanlarla ilişkisini ve karakterini doğrudan gözlemleyebiliyor. Bu da duygusal bir karar yerine daha bilinçli bir karar verilmesini sağlıyor. Biz de her başvuruyu değerlendiriyoruz. Yaşam koşullarını, aile yapısını, daha önce hayvan deneyimi olup olmadığını konuşuyoruz. Çünkü amacımız herhangi bir yuva değil, doğru yuva. Yuvalandırma sonrasında da iletişimi kesmiyoruz. Fotoğraf, video ve düzenli geri bildirimlerle süreci takip ediyoruz. Bir canı bir yerden alıp başka bir mağduriyetin içine bırakmak istemiyoruz.”
“Daha fazla gönüllüye ihtiyacımız var”
Buluşmaların arkasında büyük bir emeğin olduğunu ifade eden Gülüzar, zorluklara da değiniyor.
“Yaptığımız bu buluşmaların elbette zorlukları var. Kışın yağmur, kar ve soğuk hava katılımı etkileyebiliyor. Parkta aynı anda sınırlı sayıda köpekle bulunabiliyoruz. Ama bizim en büyük sınırımız aslında fiziksel koşullar değil; görünürlük ve destek eksikliği. Daha fazla gönüllüye, daha fazla paylaşım desteğine ve daha fazla insanın yuvalandırmayı tercih etmesine ihtiyacımız var. Bir paylaşım, bir yorum ya da bir ziyaret bazen bir canın hayatını tamamen değiştirebiliyor.”
“Sorun hayvanlar değil, insanların hayvanlara bakış açısı”
Toplumda hala terk edilen hayvanların çoğunun sokakta doğmuş köpekler olduğu yönünde bir algı olduğunu vurgulayan Gülüzar, sanılanın aksine çok sayıda ırk köpeğe yuva aradıklarını belirtiyor.
“Aslında bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri bu yanlış algı. İnsanlar Poodle, Maltipoo, Cocker, Pekinez gibi köpeklerin terk edilmediğini düşünüyor. Oysa bize gelen ihbarların önemli bir kısmı evlerden atılan, hevesle satın alınıp sonra vazgeçilen köpeklerle ilgili. Biz bugün 1100 cana ev sahipliği yapıyoruz. Bunların yaklaşık 800’ü çoban köpeği ve toplumun “sokak köpeği” dediği köpeklerden oluşuyor. Ama geri kalan büyük bölüm, bir zamanlar bir evde yaşayan, birileri tarafından yuvalanmış ya da satın alınmış köpekler. Bu bize şunu gösteriyor: Sorun sadece hayvanlar değil, insanların hayvanlara bakış açısı. Bir canı aile bireyi olarak değil de tüketim nesnesi gibi gören anlayış değişmediği sürece terk edilmeler devam edecek. Irkı ne olursa olsun, her terk edilen hayvanın arkasında insan kaynaklı bir sorumluluk sorunu var. Bizim mücadelemiz de tam olarak buna dikkat çekmek.”
