Ayşe*, evlendikten sonra eşiyle birlikte kayınpederinin apartmanına taşındığında ilk uyarıyı aldı: “Maaşını bize ver kızım.” Kayınpederin bu talebi, Ayşe’nin maaşının artık kendine ait olmadığının ilk işaretiydi. Ayşe maaşını kayınpederine vermeyi reddetti ve daha sonra apartmandan taşındılar fakat durum değişmedi, sadece kontrolü yapan kişi değişti. Çocukları olduktan sonra eşi, içtiği kahvenin hesabını sormaya başladı. Şimdi Ayşe boşanmaya hazırlanıyor ama her adımını dikkatle hesaplıyor. Çünkü biliyor: Eşi, en ufak bir “hatası”nda elindeki en güçlü silahı kullanacak- ekonomik tehdidi. Ayşe’nin hikayesi istisnai değil. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun 2007-2011 verilerine göre, sığınmaevine yerleşmeyi talep eden kadınların yüzde 38’i, ekonomik şiddete uğrayan kadınlar.
Maaş kartı kimin elinde?
Eşitlik İçin Kadın Platformu’ndan (EŞİK) Özgül Kapdan, platform gönüllüsü bir avukatın boşanma dosyalarının çoğunda bu durumla karşılaştığını söylediğini aktarıyor: “Örneğin, kadın da erkek de öğretmen. Kadının maaş kartı kocanın elinde.” Kapdan, iki yıl önce 300 tarım işçisi kadınla yaptıkları çalışmada kadınların ücretlerinin eşlerine veya diğer erkek aile üyelerine ödendiğini, birçok kadının banka hesabı bile olmadığını tespit ettiklerini aktarıyor. Sorunun boyutunu gösteren bir başka veri de Kadir Has Üniversitesi’nin Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması’ndan: Erkeklerin yüzde 43.6’sı “Parayı ben idare ederim, eşime belirli bir pay veririm” diyor. Kapdan bu araştırmayı yorumlarken “para kazanmanın erkek işi, kadının gelirinin sadece aileye katkı” fikrinin ne kadar yerleşik olduğuna dikkat çekiyor. Aynı araştırmada kadının eşinden daha fazla gelire sahip olmasının sorun yaratacağını düşünen kadınların oranı yüzde 43.9, erkeklerin ise yüzde 45.9. Prof. Dr. Fatmagül Berktay durumu şöyle özetliyor: “Kadınları özerk insan varlıkları değil de erkeklerin korunması altında “sahip olunan” emanetler olarak görürseniz, kadına yönelik şiddeti önlemeniz mümkün olmaz. Çünkü emanetçi, kendi insafına kalmış ‘emanet’e her an hıyanet edebilir, nitekim sürekli de ediyor!”
Geçim kaygısı boşanma hakkını engelliyor
Avukat Hande Kuday, ekonomik şiddetin en görünür etkisini boşanma kararlarında gözlemliyor: “Kadınların yıllarca kafalarının bir köşesinde taşıdıkları boşanma düşüncesini hayata geçirememelerinin temelinde, ekonomik olarak stabil bir düzen kuramayacakları kaygısı yatıyor.” TÜİK’in 2019 verilerine göre 25-39 yaş aralığında, 3 yaşın altında çocuğu bulunan kadınların istihdam oranı yüzde 26.7 iken aynı koşullardaki erkeklerin istihdam oranı ise yüzde 87.3. Kuday bu farkı şöyle tanımlıyor: “Çocuk bakımı kadınları işgücünden koparırken, erkekler için babalık hiçbir dezavantaj yaratmıyor.”
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024’te yayınladığı rapora göre kendilerine başvuran kadınların yüzde 42’si ekonomik şiddete maruz kalıyor. 2025 Ağustos’ta bu oran yüzde 46’ya yükseldi.
Bir kontrol mekanizması olarak ekonomik şiddet
HAVLE Derneği sözcüsü Rümeysa Çamdereli özellikle babaların kızlarının kendi istedikleri biçimde yaşaması için ekonomik şiddeti kullandığını söyleyerek, “Baş örtüsü kullanmayı bıraktığında ya da ailesinin istediği biçimde yaşamadığında, düzenli geliri olmadığını bile bile, tüm finansal kaynağını kesen ebeveynler, özellikle mezuniyet sonrası süreçlerde büyük bir kriz haline geliyor” ifadelerini kullanıyor.
Yasal altyapıyı işletmek
6284 Sayılı kanunun önleyici ve koruyucu tedbirleri ekonomik şiddetle mücadelede en işlevsel yöntemlerden biri. Ancak Kadın Dayanışma Vakfı’nın incelediği 203 dosyada tedbir nafakası için sadece 3, konut tahsisi için 2, faturaların şiddeti uygulayan tarafından ödenmesi için ise 5 karar verildiği tespit edilmiş. Sorun yasanın yokluğu değil, tam olarak uygulanmaması. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek ise konuştuğumuz tüm kadın örgütlerine göre, bu alanda atılmış en büyük geri adım.
Avukat Eray Karınca Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri kitabında, 2012’den beri şiddete uğrayan ya da şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar ve aile bireyleri için Aile ve Sosyal Hizmet Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerinin standart bir uygulama oluşturmadığına dikkat çekiyor: “Merkezlerin ve personelin niteliksel ve niceliksel olarak yeterli düzeyde olması gerektiği açık.”
Belediyeler ve barolar el ele
Diyarbakır Belediyesinin Diyarbakır Barosu ile imzaladığı protokol, soruna yerel düzeyde somut bir model sunuyor. Kadınların Adil Yardım ve Belediye Personeline Yönelik Eğitim Hizmeti Alınması İşbirliği Protokolü, şiddete maruz bırakılan kadınlara danışma ve hukuki destek sağlıyor. Kadıköy Belediyesi’nin Kadının İnsan Hakları Derneği işbirliğiyle başlattığı Kadının İnsan Hakları Programı da dikkate değer. Psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve sosyologların yürüttüğü programda, kadının ekonomik bağımsızlığını kazanmasını sağlayacak eğitimler ve danışmanlık hizmetleri veriliyor.
Eğitimle başlayan dönüşüm
Tüm bu uygulamalar önemliyken, cinsiyet eşitliğinin kökleşmesi için biraz daha erkenden adım atmak gerekiyor. Konunun eğitim sistemine erken yaşlardan itibaren entegre edilmesi bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
Türkiye’de 2014-2017 arasında gerçekleştirilen AB destekli ETCEP projesi eğitimde gerçekleştirilen bir uygulama örneği. Proje, geleneksel cinsiyet rollerinin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmayı ve cinsiyete duyarlı bir yaklaşımı tüm eğitim sistemine yerleştirmeyi amaçlıyordu. 40 pilot okulda uygulanan projede 271 etkinlik, 14 öğretim programı ile 82 ders kitabı cinsiyet eşitliği bağlamında gözden geçirildi ve geniş kapsamlı materyaller üretildi ancak “çocukları cinsiyetsizleştireceği” eleştirileriyle gündemden kalktı, olumlu sonuçların yaygınlaştırılması da sağlanamadı. Bu durum cinsiyet eşitliği konusundaki direncin sadece yasal düzenlemelerle aşılamayacağını gösteriyor.
Bakım işini toplumsal hale getirmek
Mor Çatı Kadın Sığınma Evi’nden Ceren Merve Karaca, özel sektörde işverenlerin kreş desteğini planlamalarının yanında, kamusal bakım hizmetlerinin de yaygınlaştırılmasının şart olduğu hatırlatıyor. Aslında, İsveç’in 1971’de imzaladığı Bireysel Vergi Reformu bu konuda önemli dersler içeriyor. Reform öncesi aileler tek bir ekonomik birim olarak vergilendiriliyordu, bu da kadını ekonomik olarak kocasına bağlıyordu. Reformun başarısı sadece vergi değişikliği ile gerçekleşmedi: Kamu kreşlerinin yaygınlaştırılması, okul öncesi eğitim, ücretli ebeveynlik izni gibi sosyal politikalar da bu paketin içindeydi. Özellikle ücretli ebeveynlik izni, çocuk bakım sorumluluğunu “kadın meselesi” olmaktan çıkartmak için önemli bir adımdı.
Maddi destek mekanizmaları kurulmalı
Kadınların şiddete karşı güçlendirilmesi açısından maddi destek programları da oldukça elzem. Kadın Dayanışma Vakfı Sözcüsü, bazı AB ülkelerinde ekonomik şiddet mağdurlarına özel fonlar oluşturulduğunu, ekonomik bağımsızlık kazanılana dek geçici gelir güvencesi sağladığını aktarıyor. Türkiye’nin de “şiddete maruz kalan kadınlara özel ekonomik paketler” geliştirebileceğinin söylüyor. Ancak Kadın Dayanışma Vakfı’ndan gelen bilgiler kaygı verici: Görüşülen kadınlardan, tasarruf tedbirleri kapsamında yapılan maddi yardımların kesildiği öğrenildi…
Çözüm sistemik olmalı
Ayşe gibi binlerce kadın, kazandığı paranın hesabını verirken aslında hayatının hesabını veriyor. Ekonomik şiddet, kadınları sadece yoksullaştırmıyor; boşanma kararlarını erteletiyor, geleceğe dair planlarını parçalıyor ve onları şiddete mahkum ediyor. Çözüm tek bir politika değil, bütüncül bir dönüşümde: İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe girmesi, 6284 Sayılı Yasanın etkin uygulanması, belediyelerin barolarla işbirliği modellerinin yaygınlaştırılması, kamusal kreş ve bakım hizmetlerinin artırılması, maddi destek mekanizmaları… Ayşe’nin içtiği kahvenin hesabının sorulduğu toplumda, demokratikleşmeden, eşitlikten ve özgürlükten söz etmek mümkün değil..
* Kadının ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.
Dijital Medya Araştırmaları Derneği tarafından desteklenen bu içerik ilk olarak evrensel.net’te yayınlanmıştır.













